Bir varmış, bir yokmuş… Gökyüzünün bulutlarla dans ettiği, güneşin ışıklarını pırıl pırıl yaydığı uzak bir ülkede, küçük ama cesur bir kız çocuğu yaşarmış. Adı Lina’ymış. Lina, ormanın en derin köşelerinde gezmeyi, ağaçların hışırtısını dinlemeyi ve en önemlisi, hayal kurmayı çok severmiş.
Lina’nın en büyük hayali, Altın Kanatlı Kelebek’i görmekmiş. Bu kelebek, efsaneye göre yalnızca gerçekten saf kalpli ve hayal gücü güçlü olanlara görünürmüş. Annesi ona, “Eğer yüreğin temiz ve inancın büyükse, bir gün Altın Kanatlı Kelebek seni bulur,” dermiş.
Bir gün Lina, rüzgarın fısıldadığı bir melodiyi takip ederek ormana doğru yürümüş. Yol boyunca renk renk çiçekler, kuşlar ve minik sincaplarla karşılaşmış. Derken, büyük bir gölün kenarında, ışıldayan altın renkli bir kelebek belirivermiş. Lina gözlerine inanamamış!
Kelebek, ışıldayan kanatlarını çırparak Lina’nın etrafında dans etmeye başlamış. Ama birdenbire kelebek, rüzgarın sert esmesiyle göle düşmüş! Lina hiç düşünmeden ayakkabılarını çıkarmış ve göle atlamış. Su çok soğukmuş, ama cesaretini toplamış ve kelebeği nazikçe ellerinin arasına almış.
Tam o anda bir mucize gerçekleşmiş! Kelebek, Lina’nın avuçlarının içinde parıldamaya başlamış ve küçük kızın etrafını sihirli bir ışık sarmış. Gölün üzerindeki su damlaları gökyüzüne yükselmiş, çiçekler daha parlak açmaya başlamış.
Kelebek, Lina’nın kalbinin cesaretle dolu olduğunu anlamış ve ona şöyle fısıldamış:
“Gerçek sihir, inanç ve sevgiyle mümkün olur. Hayallerine hep inan Lina, çünkü hayal gücü dünyanı değiştirebilir.”
Lina, kelebekle vedalaşıp köyüne döndüğünde, artık içindeki gücün farkına varmış. O günden sonra, hayallerine ulaşmak için hep cesur olmuş, başkalarına da umut vermeyi asla unutmamış.
Ve böylece Lina’nın masalı, sevgi, cesaret ve hayal gücünün gücünü anlatan en güzel masallardan biri olarak dilden dile yayılmış.