Bir varmış, bir yokmuş… Uzak bir diyarda, gökyüzüne uzanan devasa pamuk şeker bulutları arasında minik bir kasaba varmış. Bu kasabanın en sevimli çocuğu, her gece uyumakta zorlanan küçük Ela’ymış. Ela, her gece gözlerini kapattığında bir türlü uyuyamaz, uykusuz geçen saatlerin sonunda ancak rüyalar âlemine dalabilirmiş.
Bir gün büyükannesi Ela’ya eski, yumuşacık bir yastık hediye etmiş. “Bu sihirli yastık, seni rüya diyarına götürecek. Gözlerini kapatıp dileğini fısıldarsan, rüyanın kapıları açılır.” demiş. Ela heyecanla yastığı başının altına koymuş ve gözlerini kapatarak “Beni rüya diyarına götür.” diye fısıldamış.
Bir anda hafif bir rüzgâr esmiş, odası yıldız tozlarıyla dolmuş ve Ela kendini bir anda bambaşka bir dünyada bulmuş. Burada gökyüzü ışıl ışıl parlıyor, kelebekler masmavi bir ırmağın üzerinde dans ediyor, ağaçlar ise melodilerle fısıldaşıyormuş. Ela, bu güzel yerde yürürken bir tavşana rastlamış.
Tavşan gülümseyerek:
— “Hoş geldin Ela! Sen de rüya diyarının misafirlerinden birisin. Eğer buradaki bulut çiçeklerinden bir tane koklarsan, en güzel düşlere yolculuk yaparsın.” demiş.
Ela, merakla bembeyaz bir çiçeği koklamış ve bir anda hafifçe havalanmaya başlamış! Gözlerini kapattığında, kendini yıldızların arasında uçarken bulmuş. Rüya diyarında her şey o kadar güzelmiş ki zamanın nasıl geçtiğini bile fark edememiş.
Bir süre sonra, kulağına tanıdık bir ses gelmiş:
— “Ela! Tatlı kızım, sabah oldu!”
Ela gözlerini açtığında, sabah güneşi odasını aydınlatıyormuş. Büyükannesinin verdiği sihirli yastık başının altındaymış. Mutlu bir gülümsemeyle gözlerini ovuşturmuş ve içinden “Gerçekten de büyülü bir yolculuktu!” diye geçirmiş.
Ve o günden sonra her gece gözlerini kapatıp, sihirli yastığına başını koyduğunda tatlı rüya diyarına doğru yolculuğa çıkmış.